29 Nisan 2009 Çarşamba

Ute Lemper "Dün İle Yarın Arasında İstanbul Konseri"


İş Sanat’ta koltuklarımıza oturmuş, konserin başlamasını beklerken, bir önceki konserini hiç unutmadığımı ve üzerinden sadece birkaç yıl geçmiş olabileceğini düşündüm. Hâlbuki tam dokuz yıl önce, 2000 yılında Caz Festivali kapsamında Cemal Reşit Rey Konser Salonunda izlemiştim. Giydiği kıyafetten, söylediği şarkılara, tavırlarından, esprilerine kadar, tüm o konseri bir nefeste, ezbere anlatabilirim. O konserde, melon şapkası, siyah pardösüsü, elinde bastonu seyirciler arasından çekip çıkarttığı Erman (Herman diyerek) ile epey uğraşmış ve bize çok keyifli anlar yaşatmıştı. Acaba Erman tekrar gelmiş miydi konsere?

Seyirci ile iç içe ve bir o kadar da mesafeli, ilk bakışta güzel olduğunu düşünmediğim ama şarkıları söylemeye başladıkça büyüleyici bir hal alan bu soylu, yetenekli, yaşsız sanatçı konsere başladığı an itibariyle bizi yerlerimize zincirledi. Her şarkıda başka duygular oluşturdu, İngilizce, Fransızca, Almanca şarkıları eşliğinde Bertolt Brecht’in sözleri, Elvis Castello, Nick Cave, Tom Waits besteleri, Edith Piaf, Marlene Dietrich, Jaques Brel şarkıları bir bir sahneden süzüldü. Surabaya Johnny’i (Brecht-Kurt Weill ikilisinin müzikallerinden biri olan Happy End’de de söylenen oldukça etkileyici bir şarkı) kulağımıza üfledi. Jaques Brel’in Amsterdam şarkısını yorumlama şeklinden hoşlanmamış olsam bile diğer yorumları mükemmeldi.

Sahneye Erman’ı çağırmadı ama bunun yerine "Ghosts of Berlin" şarkısı eşliğinde İstanbul’un hayaletlerine, cinlerine seslendi. Fısıltılar, ıslıklarla süsledi tüm eleştirisini, ironiyi. Piyanonun üzerine uzandı, kontrbasın kenarına tünedi, davullarla tempo tuttu ve gitara da kendi üslubunca selam verdi.

Boynuna taktığı kıpkırmızı tüylü aksesuarın geçmiş hikayesini anlatırken, Dietrich, Piaf, Margaret Thatcher, Angela Merkel, Carla Bruni’ye göndermeler yaptı. En sonunda Emine Erdoğan’ın da bu kırmızı aksesuarı istemiş olabileceğinden bahsedip, seyirciyi epey güldürdüğüne emin olduğu anda ise şaka yaptım diyerek başka seslere pencere açtı. Dans, tiyatro müzik, kabare, mim sanatlarının her birini sergileyerek, All That Jazz’ı yorumlayıp konserini bitirdi.

Bir yerde okumuştum ayrıca çok iyi bir ressammış. Tahminim bir daha izlediğimizde sahnede fısıltının resmini de çizecektir.


Passionate Fight - Ute Lemper

25 Nisan 2009 Cumartesi

DOTBİLSARDA VUR/YAĞMALA/YENİDEN 05.04.2009 Bilsar İstanbul

Altı Haftada Altı Dans Dersi

DOT haricinde, Türk Tiyatrosuna oldukça önyargı ile yaklaştığımı biliyorum ve aslında bu durumdan hiç hoşlanmıyorum. Aynı zamanda, her oyunda “Türk Tiyatrosundan İnsan Manzaraları” adlı araştırma kitabında, Coşkun Buktel’in tespitlerini hatırlayarak bir oyunu beğenmekte hep zorlanıyorum.

Bu önyargıyı kırmak ve Lorca’nın “Tiyatro, kitaptan çıkıp insancıl olan şiirdir” sözüne tutunarak, uzunca bir süredir, her ay bir yeni oyuna gitmeye özen gösteriyorum. Belirli bir formül ya da türe bağlı kalmaksızın, okuduğum eleştirilere, arkadaşlarımdan gelen önerilere bakarak, gidilecek oyunu seçiyorum.





Bu sefer seçtiğimiz oyun, bileti haftalar önce almak sureti ile yer bulabildiğimiz, ilk gösterisini Broadway at the Belasco Theater’da sergilemesinden itibaren, dünya genelinde otuza yakın şehirde oynanan, bu yıl filme de çekilecek olan “Altı Haftada Altı Dans Dersi” adlı oyundu.

Bir rahibin karısı olarak Florida Clearwater kasabasında yaşayan Bayan Lilly Harrison, yetmiş iki yaşındadır ve hayatına heyecan katabilmek için dans dersi almaya karar verir ve bir dans stüdyosuna başvurur. Dans öğretmeni olarak gelen kişi, oldukça asabi, geçimsiz, hayata kırılmış bir eşcinsel olan Michael Minetti’dir.

Konu tanıdık, geçimsiz ama yalnızlıkları ile boğuşan bu iki kişi, her bir dans dersinde biraz daha birbirlerine yaklaşırken, geçmişleri ile de yüzleşirler ve aralarında büyük bir dostluk, bir tür aşk doğar.

1.Dans: “Swing” Bayan Lilly karşısında son derece küstah ve paragöz bir dans öğretmeni bulur. Daha dans başlamadan kavga ederler, ancak Michael’in karısı çok hastadır ve bu işe çok ihtiyaç duymaktadır. Bu duruma üzülen Bayan Lilly, dans dersine başlar. İlk göze çarpan Bayan Lily’nin bu dansı çok iyi bildiğidir. Komşusu Aida, telefonla arar, gürültü yaptıkları gerekçesi ile kızar. Michael, her bir dans dersinde, dansın teorisini de anlatacağını belirtir.


2. Dans: “Tango” Bayan Lilly, Michael hakkında araştırma yapmış ve kendisine yalan söylendiğini için çok sinirlenmiştir. Bir Zorro edasında gelmiş olan Michael’a artık ders almak istemediğini söyler. Michael ise pes etmez ve bir eşcinsel olduğunu ve bunu açıklamaktan korktuğunu söyler. Sahne ikilinin Tango yapması ile biterken aralarında bir yakınlık oluşmaya başlar.

3. Dans: “Vals” İkili Vals eşliğinde birbirlerini daha yakından tanımaya başladıkça, yine aralarındaki gerilim artar. Bu sefer yalanı ortaya çıkan Bayan Lilly’dir. Sürekli bahsettiği, az sonra eve döneceğini söylediği kocasının yıllar önce öldüğünü itiraf eder. Dul, yaşlı bir kadın olmaya dayanamamaktadır. Çok iyi bir dansçıdır ama çok yalnızdır, dans edecek birine ihtiyacı vardır.

4.Dans: “Foxtrot” Bayan Lily kendisini iyi hissetmemektedir. Dans dersini iptal etmek için telefon dahi etmesine rağmen, Michael elinde çorba ile derse gelir. Arkadaşlıkları ilerler, bu derste Michael hakkında daha fazla bilgi edinirken, onu sevmeye başlarız.



5. Dans: “Ça Ça” Lilly ve Michael artık iki yakın arkadaştır. Beraber dışarı çıkıp, dansa gitmişlerdir. Eve döndüklerinde ise, Lilly çok üzücü bir haber alır ve duygularını açığa vurarak, hayatındaki en büyük acısını anlatır. Beraber Ça Ça yaparlar, ancak bu sefer müzik yoktur.

6. Dans: “Çağdaş Dans” Lilly kendisini iyi hissetmez ve dans etmeyeceğini söyler. Dertleri, endişeleri içinde önyargıları da ortaya çıkar.


Oyuncular:

Nevra Serezli: 1992 yılından beri, tiyatro sahnelerinden uzak kalmasına rağmen, oyunu tek başına sürüklerken, olağan üstü bir dansçı olduğunu da kanıtlamaktadır. Oyun süresince; asabi, yaşlı bir kadını, ilk defa biri ile çıkmak üzere olan gencecik bir kızın ruh halini, yaşadığı acıları, dansa tutkulu bir genç kadını, hasta ve yorgun birini başarı ile canlandırmaktadır. Provalar arasında kas zedelenmesi yaşamasına rağmen, bir an bile bir rahatsızlık yaşadığını düşünmek mümkün değildir.

Cihan Ünal: Oyunun hem başrol oyuncularından biri, hem de yönetmeni olması sebebi büyük bir sorumluluk üstlenmiş. Oyun öncesi ve sonrası oyun hakkındaki yorumları okuduğumda herkes oyunculuğunu öve öve bitirememiş. Bu rol için sakalını bile kesmiş olması inanılmaz bir haber gibi verilmiş. Bence zaten bir oyuncunun asırlar boyu hep aynı görüntü ile hep aynı rolü oynaması son derece anlaşılmaz. Oyunculuğu kötü, sahneden “ben eşcinsel rolü yapan bir oyuncuyum diye bağırırken”, nerede ise homofobik. Dans etmeyi de hiç başaramıyor. Eğer o dans edebiliyorsa, Kadın Kokusu (Scent of a Woman) filminde tango yapan kör Al Pacino ne yapıyordu?

Eleştirmenler, Cihan Ünal’ı yeni görüntüsü ile Antonia Banderas’a benzetmiş. Resme bakarsanız Banderas’tan çok kaleci Rüştü Reçber’e benzemiyor mu? “Banderas benden genç, o bana benzemeye çalışıyordur” diyebilen Cihan Ünal’ı, Al Pacino ile kıyaslamak elbette gereksizdir ama sürekli ne yapsa herkes tarafından beğenilmesi, övülmesi yerine arada sırada Kral Çıplak diyebilmek gerekmez mi?

Yönetmenliğine de söylenecek tek söz, suya sabuna dokunmadan, ne bir eşcinselin yaşamakta olduğu sorunları, ne de ömrünü bir rahibin karısı olarak sürekli baskı altında geçiren ve hayatını yaşayamamış olan bir kadının duygularını nerede ise es geçerek yönetmiş. Sihirli formülün arkasına sığınmış, biraz komedi, biraz gözyaşı.

Dekor

Kültür Bakanlığı “Yerel Yönetimlerin, Derneklerin, Vakıfların ve Özel Tiyatroların Projelerine Yapılacak Yardımlara İlişkin Yönetmelik” çerçevesinde başvuru yapan özel tiyatroların projelerine bu yıl biraz daha fazla ödenek ayırmıştır. Bu ödenek tutarlarının çok az olduğu tartışmasızdır ama bu oyun 63.000,00 TL ödenek alarak en yüksek ödeneği almış oyunlardan biridir.

Dekoru Nilgün Gürkan yapmış, yine eleştirmenler tarafından büyük beğeni toplamıştır. Bayan Lilly’nin evi okyanus Florida sahilinde olduğu için, dekorda panaromik deniz ve ufuk manzarası, yansıtma makinesi ile hareketli hale getirilmiş. Onun dışında dekor diye bahsedebilecek bir şey göremedim. Bilhassa sahne geçişlerinde uzun süreli karartmalar sonrası, dekorda hiçbir şeyin değişmemesi ve bekleme süreleri oldukça sıkıcı idi. Evet şimdi de manzara görüntüleri için muhteşem bir dekor diyen eleştirmenleri alkışlıyoruz. Neymiş fonda görünen deniz manzarasını, birkaç ışık oyunu ile değiştir, oraya çok güzel bir dekor çıksın.

Kostümler: Kostümler Faruk Saraç tarafından hazırlanmış. Nevra Serezli’nin giydiği tüm kıyafetler birbirinden güzeldi. Hem danslara hem de Nevra Serezli’ye çok yakışmış. Cihan Ünal’ın kıyafetleri de bir o kadar renkli ve oyun karakterine çok uygun kıyafetlerdi.


Yazarı Richard Alfieri: Florida’da doğmuş, Yale Üniversitesinden mezun olmuş, kariyerine New York’ta devam eden, senaryoları ile Emmy adaylıkları ve çeşitli ödülleri olan bir yazar.

19 Nisan 2009 Pazar

Ferhan Şensoy 2019



Oyunun başlamasından önce Caddebostan Kültür Merkezi içinde yer alan Hayal Kahvesi’nde oturmaya karar verdik. Yavaş yavaş oyunu beraber izleyeceğimiz arkadaşlarımız geldikçe, Ferhan Şensoy ile ilgili düşüncelerimiz ve beklentilerimiz de masada, bira ve patates kızartmalarının arasında yerini aldı. Biraz önce, bir yan masada arkadaşları ile kahve ve puromsu bir şey içerken gözetlediğimiz Ferhan Şensoy’u hep beraber, çok zayıflamış ama gençleşmiş bulduk.

Ortak kararımız gereği, bir daha Ferhangi Şeyler’i tekrar izleyecektik. Oyun ile ilgili aklımızda kalanları sıralarken, yine çok güzel ve etkileyici bir oyun izleyeceğimize emindik. O zaman izlediğimiz halinde, Orkinos Hanımı, Peter Stuyvesant sigaralarının 25 li paketini bizle tanıştırıp püfür pürüf sahnede içtiğini, Aşık Mahzuni Şerif eserlerini sazıyla başak bir üslup ile yorumlamasını, “Bu gün evden çıkasım yok telefona baskım yok ce cupbap cuba cupbap ce cuppap şarkımsısını” ve en son olarak “Derya Baykal’dan kurtuldum, Deniz Baykal’dan kurtulamadım” repliğini dile getirip, Hayal Kahvesi’nin su katılmış biraları eşliğinde oyuna hazırlandık.

Ne iyi yapmışta gelmiştik, onca trafiğe katlanıp. Üstelik konuyu da bellemiştik, kim bilir bu konu, Ferhan Şensoy’un kaleminden ne kadar sivri ve değişik bir şekilde yorumlanırdı. Beş kat yürüyen merdiven çıkarken, çocukların sergisine denk geldik. Leonardo da Vinci'nin ünlü eseri Mona Lisa’nın ve Van Gogh’un bir o kadar beğenilen Vazoda On İki Ayçiçeği resminin, çok güzel ve bir o kadar da komik uyarlanmış hallerini izlemekten epey keyif aldık.

Oyun başlamadan önce birbirimizi epey tembihledik, telefonlarımız kapalı olsun, aman kimse oyun sırasında ihtiyaç molası vermesin, aman oyun esnasında konuşmayın, yellenmeyin, çok yüksek sesle gülmeyin, tepkisiz de kalmayın. Ne de olsa hepsini bize o ezberletmişti yıllar yılı. Sahne açılmadan Ferhan Şensoy’un sesi geldi ve yapıp yapmamamız gereken her şey tek tek anlatıldı. Her zaman olduğu gibi bir coşku, kıyamet, alkışlar eşliğinde oyun başladı. “Elif, be, te, seee. Elif, eliiif, be, te, se” eşliğinde; sesleri daha yerine oturamamış genç kızlar ve en önde Ferhan Şensoy hep beraber siyah çarşaflar içinde oyuna kendimizi kaptırdık.

Oyun 2019 yılında Türkiye’nin çok karanlık ve tedirgin edici bir görüntüsünü dile getiriyor.

Barkovizyon gösterisi eşliğinde Müs TV gösterisi başlıyor, o yasak, bu sakıncalı, içki içmenin mümkünü yok, sigara bulunmuyor, sistemi eleştiren herkes potansiyel suçlu. Hatta dışarı çıkmak bile başlı başına bir suç. Ayrıca bürokrasi almış başını gitmiş, PC başında bulunan yeni rejim yanlısı başı bağlı kadın, dizi çekimi sırasında yer alan başka bir kadın, o yasak, bu olmaz derken, hem yeni rejimi göz önüne sürüyor hem de tıkanıklığı simgeliyor, arka fonda ise özlediğimiz, kaybetmeyi asla göze almak istemediğimiz değerler ifade ediliyor.

Ergenekon operasyonu bilmem kaçıncı dalgasında, haberler sürerken gözaltına alınanlar da, dalga sayısı da aynı hızla artıyor. Reklamlar ayrı bir hatırlatıcı, tıkladığında ses çıkartıp çıkartmamasını kontrol edilebilen tespihler, klimalı tesettür kıyafetleri, izlenebilecek diziler arasında Hacı Pokemon…

Oyunun esas kahramanları Mustafa ve Kemal, bu düzene son derece karşılar ama nasıl değiştirecekleri konusunda hiçbir fikre sahip değiller. Önce yaşadıkları yere dışarıdan girmeyi engelleyecek şekilde örüp, alkol ve sigaraları bitene kadar yaşamayı öngörürlerken sonrasında, buna dur demek için dışarı çıkmaya karar veriyorlar ve hikaye başlıyor, bitiyor ya da devam ediyor.

Hepimizce son derece önemli bir konu, sırtını tüm tedirginliklerimize ve Ferhan Şensoy’a hayran bir kitleye yaslamış olmasına rağmen ortaya, ilköğretim müsameresini ya da Levent Kırca Tiyatrosu’nun muhalefet çizgisini anımsatan diyaloglarla, kötü oyunculukla, bezmişlikle perdeleniyor. Öne sürülmesi gereken konuların, daha ciddi, daha tedirgin edici olması gerekirken, yine aynı kısır çizgi içinde sunulması sadece basitmiş gibi bir hale getiriyor. Oyuncuların sesi yeterince çıkamıyor, sahne kötü, dekor kötü, oyunculuk ise beklenenin çok altında.

Hacı Pokemon’dan daha iyi ve sivri bir espri çıkaramamış olan Ferhan Şensoy ise, hala aklımızda daha akıllı, daha sivri, daha entelektüel. Belki de, oyununu daha kitlesel bir hale getirebilmek için, bizi görmezden gelerek basitleştirmeyi tercih etti, belki ortaoyun çizgisinde bu şekilde sunmayı daha uygun gördü, belki o da bıktı, yoruldu. Kolay olmasa gerek, kaç sene hala Süleyman Demirel üzerinden mizah yapmak. Oyun boyu en çok güldüğüm ve akıllıca bulduğum, Ergenekon ile Emre Kongar benzeşmesi idi.

Oyun sonrası yine yürüyen merdivenleri inerken, serginin önünde ellili yaşlarının sonunu yaşayan Cumhuriyet teyzesinin; “hiçbir çocuk Mona Lisa’yı türbanlı tasvir etmemiş aferin” diyerek kendini ve bizi teselli etmesi, bizim de Hayal Kahvesi’ne geri dönüp, ne Ferhan Şensoy eskisi gibi, ne Hayal Kahvesi söylenmemiz aynı minvalde devam eden iç duvarlarımızdı. Ferhangi Şeyler’e yine de gitmeye karar verip ayrıldık. O da kesmez ise, sadece Ferhan Şensoy’un kitaplarını okuyacağımı düşündüm.

Karar verdim “2019 yılında Türk Tiyatrosu” adlı didaktik bir oyun yazacağım. Sahnede Ferhan Şensoy, Levent Kırca, perukası ile Haldun Dormen, unutulması mümkünlü olmayan Yıldız Kenter hep beraber, hala Türk Tiyatrosu neden bu halde diye tartışıyor olacaklar, aynı tavşanın suyunu kaynatıp kaynatıp önümüze sunarken bir anda seyirci sahneye fırlayacak ve yeterin artık diyecek. Sahnede bulunan tüm oyuncuları seyirci koltuğuna alıp, yepyeni bir dil ile bir oyun sergileyecekler.

Oynuyormuş Gibi Yapanlar:

Ferhan Şensoy
Erkan Üçüncü
Ali Çatalbaş
Orhan Ertürk
Özcan Aksu
Elif Durdu
Ebru Soyuerden
Neslihan Çakıner
Begüm Alpaslan

Bana Islak Mayonuzu Gösterin

Handan Ergiydiren Özer’in ne demek istediğini tam olarak anlattığı ancak çok nadir izleyicinin karşısına çıkardığı oyunu. 2007 yılından beri Garajistanbul, Santralistanbul, Galata köprüsünün ardından dördüncü kez Ghetto’ da 26-27 ocak tarihlerinde sergilendi ve nihayetinde gidebilme becerisi gösterebildim.

Kareografisini İlyas Odman'ın hazırladığı Camadamlar adlı oyuna da gitmek için d sabırsızlanıyorum.





Oyun 3 kadın, 3 erkek dansçının 3 küvet, kumlar, taslardan oluşan mekan içinde hastalık, ölüm, umutsuzluk ve hayaletleri ile başa çıkma/çıkamama ve vazgeçmenin hikayesini sunuyor.


Sevim Burak çocukken ıslak mayosu ile kaldığı için akciğer hastalığına yakalanıyor ve bu hastalık ömrü boyunca peşini bırakmıyor. Hayatı hastanelerde geçiyor, zaten bu da tüm eserlerinde kendini gösteriyor. Afrika Dansı adlı eserinde bu cümleyi kullanıyor. Bu baskı cümlesi, epey etkileyici ve tedirgin edici bir performansa dönüşüyor. Müzikleri ise Zafer Aracagök'ün Sevim Burak "Yalvarırım Beyefendi Saatiniz Kaçı Gösteriyor" albümünden.


22/11 Proje Topluluğu:

Ses Tasarımı: Zafer Aracagök
Birlikte yaratanlar ve gösterimciler: Misket Alkım – İlyas Odman – Zerçin Sönmez – Ufuk Şenel – Müge Yetişmen – Çağlar Yiğitoğulları
Dramaturji : Selda Öndül – Linda Stark
Sahne ve Işık Tasarımı: Seda Temizer Yöntem
Kostüm Tasarımı: Erkmen Savaşkan
Proje Asistanı: Tuğba Ayas

YALVARIRIM BEYEFENDİ SAATİNİZ KAÇI GÖSTERİYOR:

Yalvarırım Beyefendi, saatiniz kaçı gösteriyor?
Saatim 1'dir-2'dir- 2 buçuktur
Üçü çeyrek geçiyor
4.30
Dörde çeyrek var
5'tir
Altıdır
7
8
9
10
11
12 dir
İki saat daha vaktimiz var
Saatim durmuş saatim işlemiyor
Saatimi kurmamışım
Saatimi geçici olarak hayal etmişim
Daha bu gün
Öğleden önce
Sonra
Yoldayım
Yarın ben yolcuyum
Gidiyorum
Söyleyebilir misiniz bana eve kaçta gelir?
Sabahtan - Öğle vakti - Akşamüstü - Gelir
Gece yarısı - Gün ortası - Şakakta - Gelir
5 ten önce gelmez
6 dan önce bulunmaz
7 den sonra bulunur
Saat 7 yi vurur mu?
10 yıl geçti mi?
Babanız sağ mıdır?
Evet, Babam hala hayattadır
Henüz 50 yaşındadır
Bu gün ayın kaçıdır?
Bu gün ayın 9 udur
Bu gün ayın 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 sidir
Ayrılığımızın tarihi 1930 dur
7 Mart dargınlığınızı bu gün anladım
Bu 1930 yılı - Ağustos'una düşüyor
Acaba vakit geç mi?
Hastamız iyileşmeye yüz tutu mu?
Yalvarırım Beyefendi saatiniz kaçı gösteriyor?
Vaktimiz kaldı mı?
Daha şimdi geldiniz - Aceleniz ne?
Bir dakika bile duramam
Saat yaklaşıyor
Saat geldi
Bu gece gidiyorum
Saat kaç?
Saatten haberiniz var mı?
Tren kaçta kalkıyor?
Hudut dışı 1 Franktır.
Saatiniz kaç?
Saatim bir çeyrek - Saatim üç çeyrek - Beş çeyrek - Geri kalıyor
Öğle
İkindi
Geçti
Şimdi gece
Nasıl düş görüyor?
Sabah nası uyanık?
Neler söylüyor?
Dikkat et
Nasıl konuşuyor?
Saat yaklaşıyor daha erken
O kadar erken görünmüyor
Geç görünüyor
Bir saattir sizi bekliyorum neredesiniz?
O nereye gitti?
Saat kaç?
Kaç yaşındasınız?
On gün oldu 25 yaşımdayım
On gün sonra 25 yaşıma gireceğim
Öyleyse benden 3 yaş büyüksünüz
1 yaş büyüksünüz
O kadar göstermiyor
Daha genç gösteriyor
Daha gençsiniz
Vakitsiz ihtiyarlamışımdır
Yalvarırım Beyefendi saatiniz kaçı gösteriyor?
Kaç yıl geçti?
Vakit kaç?
İstasyon nerde?
Doğru ileriye git
Sonra sağa
Sonra sola
Karşında…